Bugün Filistin'de
yaşananlar Siyonist ideolojiyi
benimsemiş liderlerin, bu ideoloji
doğrultusunda yaptıkları uygulamalardan
başka bir şey değildir. Okul bahçesinde
oynayan çocukların üzerine füze
yağdıran, bahçelerinde ürün toplayan
kadınları kurşun yağmuruna tutan,
işkence, şiddet ve çatışmayı Filistin'de
günlük hayatın bir parçası haline
getiren güç, Siyonist ideolojidir...
Bununla birlikte
günümüzde dünya genelinde pek çok
düşünür, siyaset ve tarih bilimci de
Siyonist ideolojinin karşısında yer
almaktadır. Siyonizme ve İsrail
Devleti'nin Siyonist uygulamalarına
yönelik eleştirileri ile tanınan bu
düşünürler ve yazarlar arasında pek çok
Hıristiyan gibi, Yahudi dinine mensup ve
İsrail üniversitelerinde görev yapan
akademisyenler de bulunmaktadır. Kudüslü
bir Hıristiyan aileye mensup olan Edward
Said, İsrail'in Filistin halkına karşı
uyguladığı şiddeti eleştiren ve bölgeye
barışın getirilmesinin ancak İsrail'in
Siyonist ideolojiden vazgeçmesi ile
mümkün olabileceğini savunan ünlü
Ortadoğu uzmanlarındandı. Kendisi de bir
Yahudi olan Noam Chomsky ise yazılarının
ve kitaplarının büyük çoğunluğunda
Siyonizmi ve Siyonizme destek veren
ülkelerin politikalarını
eleştirmektedir.
İsrail
Terörüne Sağduyulu İsrailliler de Karşı
Kendilerine 'yeni
tarihçiler' adını veren bir grup Yahudi
akademisyen ise, 80'li yılların başından
bu yana İsrail devlet politikasının
üzerine kurulu olduğu sözde 'kutsal
yalanları' dile getirmekte ve bu
yalanlarla ilgili gerçekleri
açıklamaktadır. Benny Morris, Ilan Pappe,
Avi Shlaim, Tom Segev, Baruch Kimmerling,
Simha Flappan ve Joel Miqdal gibi
akademisyenlerin oluşturduğu bu grup,
Siyonist düşünceye sahip Yahudilerden de
tepki görmektedir. Arapların
Yahudilerden aşağı bir ırk oldukları,
İsrail'in düşmanlarla çevrili bir
bölgede ayakta kalmaya çalışan küçük bir
ülke olduğu, Filistinlilerin İsrail’i
yok etmek isteyen teröristler olduğu ve
bu gözü dönmüş teröristlerin her türlü
müdaheleyi hak ettikleri gibi sözde
'kutsal yalanlar', bu kişilerin
yıllardır eleştirdikleri konulardır.
Örneğin yeni tarihçilerin en önemli
isimlerinden Tom Segev "Bizim gerçek bir
tarihimiz yok, sadece mitolojimiz var"
şeklindeki sözleriyle İsrail Devleti
tarafından oluşturulan tarihe bakış
açısını ortaya koymaktadır.
Eskiden sadece İslam dünyası tarafından
dile getirilen bu haklı eleştiriler,
bugün tarihi tarafsız olarak
değerlendiren pek çok Yahudi ve
Hıristiyan akademisyen tarafından da
yüksek sesle ifade edilmektedir.
Siyonizmi 19.
yüzyılın ırkçılığa dayalı sömürgeci
ideolojilerinden biri olarak gören ve
Siyonist ideolojinin neden olduğu
vahşetin izlerine şahit olan bu kişiler,
'İsrail'in kendisini yok etmek isteyen
düşmanlarla çevrili, küçük ve yalnız bir
ülke' olduğu efsanesinin hiçbir
gerçeklik payı içermediğini dile
getirmektedirler. Nitekim İsrail bugüne
kadar uygulamaları ile pasif ve sadece
kendisini savunmaya çalışan küçük bir
ülke değil, son derece saldırgan ve
baskıcı politikalar izleyen işgalci ve
şiddet yanlısı bir devlet olduğunu
ispatlamıştır.
İsrail Ha'aretz
gazetesi yazarlarından olan Gideon Levy,
Profesör Benny Morris'in Correcting A
Mistake: Jews and Arabs in Palestine/Israel,
1936-1956, (Bir Hatayı Düzeltmek:
Filistin/İsrail'de Araplar ve Yahudiler,
1936-1956) adlı kitabı üzerine yazdığı
makalesinde, İsrail'in 'kutsal
yalanları'nın deşifre edilmesini
savunmuştur. Morris'in kitabında dile
getirilen ve şahitlerin ifadeleri ve
gizli tutanak kayıtları ile ispat edilen
Siyonist vahşetin detaylarını okuduktan
sonra Levy duygularını şöyle dile
getirmiştir:
Biz çok iyiyiz (ve
çok kötü şeyler yaptık). Biz çok
haklıyız (ama pek çok haksızlığa sebep
olduk). Biz çok güzeliz (ama
icraatlarımız pek çok çirkinliğe aracı
oldu). Ve bizler çok masumuz, ama çok
fazla yalan söyledik - kendimize ve
dünyaya yalanlar ve sadece yarı doğru
bilgiler aktardık. Bizlere gerçekler
söylenmedi, bize sadece iyi olan
yönlerimiz öğretildi. Ama herşeyin
ötesinde bizim hiç haberimiz olmayan pek
çok karanlık bölüm var
Polonya doğumlu bir
Yahudi olan ve 40 yıldan uzun bir süre
İsrail'de yaşamış ve 2001 yılında
hayatını kaybetmiş olan kimya profesörü
Israel Shahak da, İsrail'in insan
haklarını ihlal eden Siyonist
uygulamalarını eleştiren ünlü
yazarlardan birisidir. Shahak, Jewish
History, Jewish Religion and the Weight
of Three Thousand Years (Yahudi Tarihi,
Yahudi Dini ve 3 Bin Yılın Ağırlığı)
adlı kitabında Siyonizmin tüm dünya
halkları için nasıl büyük bir tehdit
unsuru olduğunu şöyle dile
getirmektedir:
“Bir Yahudi devleti
olarak İsrail sadece kendisi ve
komşuları için bir tehlike unsuru olarak
kalmamakta, dünyadaki tüm Yahudiler,
Ortadoğu'da veya diğer bölgelerdeki tüm
dünya ülkeleri ve milletleri için büyük
bir tehlike içermektedir.”
"İsrail'de en nefret
edilen İsraillilerdenim" diyen Ilan
Pappe de yeni tarihçilerin görüşünü
paylaşan ünlü Yahudi akademisyenlerden
birisidir. Kendisi ile yapılan bir
röportajda, İsraillilerin neden Filistin
halkına yapılan zulmü fark edemedikleri
sorulduğunda verdiği cevap oldukça
düşündürücüdür:
“Bu aslında daha
çocuk yuvalarında başlayan, Yahudi kız
ve erkeklerini bütün hayatları boyunca
takip eden, çok uzun bir fikir aşılama
sürecinin meyvesidir. Böylesine güçlü
bir aşılama mekanizması ile inşa edilen
bir fikri söküp atmanız çok zordur.
İlkel, neredeyse henüz var olmamış ve
düşman olan diğer insanlara karşı faşist
bir bakış açısı kazandırır. O bir
düşmandır ve ilkel olduğu, Müslüman ve
antisemit olduğu için düşmandır, yoksa
bizler onun topraklarını işgal ettiğimiz
için değil.”
Tüm bu düşünür,
stratejist ve yazarların tek ortak
yönleri Siyonist ideolojiye karşı olan
düşünce ve çalışmaları değildir. Bu
kişilerin en önemli ortak paydalarından
birisi de hepsinin antisemit olmakla
suçlanmalarıdır. Bugüne kadar
Filistin'de yaşananları tarihi gerçekler
ve belgelerle ele alan ve Siyonizmi
eleştiren her türlü makale, kitap ve bu
çalışmaları yapan kişiler antisemit
olmakla itham edilmişlerdir. Bunun en
son örneği de İngiliz BBC kanalı
olmuştur. 1982 yılında Sabra ve Şatila
kamplarında gerçekleştirilen katliamla
ilgili bir belgesel yayınlayan kanal
yöneticileri ve programı hazırlayan
ekip, İsrail Devleti tarafından
antisemitizmle suçlanmıştır.
Aslında bu,
Siyonistler ve Siyonizme sempati
duyanlar tarafından kullanılan bir
etkisizleştirme ve karalama yöntemidir.
Hatta Siyonistler, Siyonizmi eleştiren
Yahudileri karalamak için de bir kavram
üretmişlerdir: 'Self-hating Jew' (Kendi
benliğinden nefret eden Yahudi).
İsrail’i eleştiren Yahudileri bu
kavramla ifade eder ve böylelikle onları
psikolojik olarak sorunlu birer "vatan
haini" gibi lanse ederler. Bu
suçlamaları öne sürerken Siyonistlerin
amacı, kuşkusuz Siyonizm karşıtı
çalışmaları sindirmektir.
Oysa bu gibi
'ırkçılık' temelli suçlamalar, özellikle
Müslümanlara karşı yöneltildiğinde son
derece yersiz ve mantıksız bir suçlama
halini almaktadır. Çünkü Müslümanların
inançları gereği herhangi bir ırkçı
görüşü ve düşünceyi savunmaları mümkün
değildir. Nitekim tarih de bunun
kanıtıdır. Avrupa tarihinde görülen ve
dini taassuptan kaynaklanan engizisyon
uygulamaları veya ırkçı fikirlerden
doğan antisemitizm hiçbir zaman İslam
dünyasında görülmemiştir. Yahudilerle
Müslümanlar arasında 20. yüzyılda
Ortadoğu'da doğan çatışma ve huzursuzluk
ise, bazı Yahudilerin din dışı, ırkçı
bir ideoloji olan Siyonizmi
benimsemelerinden kaynaklanmıştır ki,
bunun sorumlusu Müslümanlar değildir.
100 Bin
Kişilik Barış Mitingi
Siyonizmin tezahürü
olan şiddet politikalarına tepkiler
sadece sağduyulu Yahudi
akademisyenlerden gelmekle kalmamış,
tepkinin boyutu meydanlara taşınmıştır.
İsrail
vatandaşlarının kendi radikallerine
gösterdiği tepkilerin ilk büyük ifadesi,
Lübnan işgali sırasında hükümeti
(özellikle Başbakan Begin ve Savunma
Bakanı Ariel Şaron'u) protesto etmek
için düzenlenen gösteriydi. Kendi
ordularının uyguladığı haksız işgal ve
şiddete karşı çıkan İsrailliler,
"İsrail'in vicdanı"nı temsil
ediyorlardı.
Eski Başbakan Yitzak
Rabin'in Filistin'le anlaşma imzaladığı
için öldürülmesinin ardından da, Rabin
Meydanı'nda 100 bin kişinin katıldığı
çok büyük bir barış mitingi yapıldı. Bu
miting İsrail halkının şiddet
politikalarına karşı olduğunun
haykırıldığı bir miting oldu. Yapılan
miting, 20 aylık İntifada'nın
başlamasından bu yana barış yanlılarının
en geniş katılımlı gövde gösterisi oldu.
Mitinge katılan Meretz partisi lideri
Yossi Sarid “Bu akşamdan itibaren
Başbakan Şaron emin olmalı ki Gazze
operasyonu için İsrail toplumunda görüş
birliği yok. İsrail'de artık bir barış
kampı var ve sesini yükseltiyor” dedi.
Tel Aviv'de yapılan
mitingte İsrail'in askeri
operasyonlarını 'terör' olarak niteleyen
yaklaşık 100 bin barış yanlısının,
'İsrail'in iyiliği için Filistin
topraklarını işgale son' çağrısı orduda
bile yankı buldu.
İsrail
Askerleri İşgal Altındaki Topraklarda
Görev Yapmayı Reddediyor
İsrail askerlerinin
kendilerine verilen görevi reddetmeleri
Siyonist şiddete başkaldırı anlamına
geliyor ve bu, ordudaki sessiz kalmış
barış yanlısı hareketin uyanmasına
vesile oluyor. Aynı zamanda da haksız
bir mücadelede yer almanın, İsrail
askerlerini ne derece derinden
etkilediğini, onların vicdanlarına
yaptığı baskının büyüklüğünü gösteriyor.
1967 Savaşı'ndan
sonra İsrail'in önde gelen aydınlarından
Yeshayahu Leibowitz, İsrail'in işgal
ettiği topraklardan mutlaka çekilmesi
gerektiğini, eğer bu gerçekleşmezse akan
kanın hiçbir zaman durmayacağını
belirtmişti. Leibowitz'e göre, işgal
altındaki topraklarda görev yapan İsrail
askerleri arasından 500 kişinin "biz
burada görev yapmak istemiyoruz" diyerek
geri çekilmeye cesaret edebilmesi,
İsrail toplumuna yıkımdan başka bir şey
getirmeyecek olan bu işgali sona
erdirmenin belki de tek yolu idi.5
Aksa İntifadası'nın
şiddetlendiği günlerde bir grup İsrail
askeri, Leibowitz'in ortaya attığı bu
fikri hayata geçirdi. Ocak ayının
ortalarında, yaklaşık 25 askerin ortak
imzası ile İsrail basınında yer alan bir
açık mektup, bu askerlerin işgal
altındaki topraklarda görev yapmayı
reddettiklerini bildiriyordu. Aslında
askerlerin bu çıkışı, İsrail ordusunda
ilk defa rastlanılan bir durum değildi.
1982 yılında Lübnan'ın işgali sırasında
yine bir grup -ancak sayıca bugünkünden
daha az- asker Lübnan'da sivil halka
karşı girişilen soykırımın bir parçası
olmak istemediklerini söyleyerek İsrail
ordusunda görev yapmayı red etmişlerdi.
Hareketlerini Yesh Gvul (Herşeyin Limiti
Var) olarak adlandıran bu askerlerin
girişimleri askeri cezaevine
gönderilmeleri ile neticelenmişti. 2002
yılı Ocak ayında açıklamalarını yapan
askerler ise henüz bir cezai müeyyide
ile karşılaşmadılar ve Şubat ayı itibarı
ile sayıları 250'yi buldu. Üstelik bu
defa barış hareketlerinden, sivil toplum
örgütlerinden, din adamlarından, İsrail
ve Filistin halkından da büyük destek
gördüler.
Askerler yaptıkları
açıklamada İsrail ordusunun işgal
altındaki topraklarda yaşayan
Filistinlilere acımasızca ve insafsızca
davrandığını, yaşananların insanlık
onuruna aykırı olduğunu ve üstelik bunun
İsrail’i savunmakla hiçbir ilgisinin
olmadığını söylüyor ve şöyle devam
ediyorlardı: "1967'den sonra belirlenen
sınırların ötesinde, işgal etmek,
insanları yurdundan sürmek, onları
açlığa mahkum etmek ve bir toplumun
tümünü aşağılamak için görev
yapmayacağız."
Açıklamaya imza atan
askerlerden Shuki Sadeh, bir İsrail
gazetesine yaptığı açıklamada İsrail
askerlerinin Filistinli çocuklara
öldürmek için ateş ettiklerine şahit
olduğunu anlatıyor ve bu olayı yaşarken
hissettiklerini şu şekilde dile
getiriyordu: "Beni asıl kızdıran şey,
askerlerin 'İşte bir Arap daha
temizlendi' demeleri oldu."
Teğmen Ariel Shatil
de, "önce Filistinliler ateş ediyor,
İsrail askerleri ise kendilerini korumak
için ateş ediyorlar" iddiasına, yaşadığı
olayları anlatarak şöyle cevap
vermekteydi: "Ateşi biz başlatıyorduk,
onlar da cevap vermek zorunda
kalıyorlardı." Askerler bölgede görev
yapmaya devam eden arkadaşlarını uyarmak
için hazırladıkları broşürde ise onlara
şöyle sesleniyorlardı:
“Yargısız infazlara
(ordudaki deyimi ile buharlaştırmaya)
dahil olduğunuz zaman, halkın evlerini
yıktığınız zaman, sivil ve silahsız
kişilere ateş açtığınız zaman, zeytin
ağaçlarını söktüğünüz zaman, yiyecek ve
ilaç teminine engel olduğunuz zaman,
uluslararası kanunlarca suç olarak
belirlenmiş eylemleri yapmış
oluyorsunuz.”
Görev yapmayı
reddetme kararını vermesi oldukça uzun
bir süre alan Assaf Oron adlı asker ise,
bu topraklarda görev yaptığı müddetçe
çok vahşi uygulamalara tanıklık ettiğini
belirtmekteydi. Oron yaşadıklarını ve
çözümün ne olduğunu şöyle anlatmaktaydı:
“Gazze'ye giderken
askerler otobüste, birbirlerine
'kahramanlık' hikayeleri anlatıp
İntifada'da hangisinin en iyi dayağı
attığı konusunda (unutanlar için
hatırlatmakta fayda var, dayak öldürüne
kadar dövmek anlamına gelmektedir)
birbileri ile yarışıyorlardı. Zaman
geçtikçe mantıksızlıklar, nefret ve
kışkırtma daha tırmanıyor, bunlar
tırmandıkça İsrail ordusunun generalleri
orduyu tam bir terör organizasyonuna
çeviriyorlardı... Bir müddet sonra
yalnız olmadığımı fark ettim... Bizler
Allah'a inanıyoruz. Irk ayrımının dinde
yeri olmadığını düşünüyoruz, ırk
üstünlüğüne inanmak puta inanmak gibidir
ve puta tapmak din dışıdır. Böyle bir
puta tapanların saptıkları yol en
sonunda kendilerini ateşe götürecektir.”
Kara kuvvetlerine
bağlı İsrail askerlerinin söz konusu
tepkilerinden yıllar sonra askeri
kanattan yine İsrail terörünü eleştiren
benzer hareketlenmeler başlamıştır.
Özellikle son dönemdeki bu kıpırdanmalar
içinde en ciddi olanı ve kamuoyuna
yansıyanı İsrail Genel Kurmay
Başkanı’nın açıklamaları olmuştur.
İsrail
Genelkurmay Başkanı’ndan Önemli
Açıklamalar
Son dönemdeki şiddet
politikalarına en büyük tepki, İsrail
Genelkurmay Başkanı’ndan geldi.
Genelkurmay Başkanı Korgeneral Moşe
Yalon, Ariel Şaron hükümetinin
Filistinlilere yönelik sert politikasını
ciddi bir şekilde eleştirdi.
Moşe Yalon, Filistin
halkını çevreleyen güvenlik duvarına da
muhalefet etti ve Filistinlilerin
yaşamını “katlanılmaz” hale getireceğini
kaydetti. İsrail Genelkurmay Başkanı’nın
Şaron hükümetini eleştirmesi ülkede
geniş yankı buldu. Korgeneral Yalon,
Filistin topraklarında uygulanan sokağa
çıkma yasağının ve seyahat özgürlüğüne
getirilen kısıtlamaların, İsrail’in
güvenliğini de tehdit ettiğini söyledi.
Yalon, bu uygulamalar nedeniyle
Filistinliler arasında İsrail’e yönelik
nefretin arttığına ve radikal örgütlerin
daha fazla güçlendiğine dikkat çekti.
İsrail Genelkurmay
Başkanı’nın bu çıkışı, İsrail ordusu
içindeki bastırılmış vicdanı harekete
geçirdi ve yeni tepkileri ateşledi.
İsrail
Askeri 27 Pilotun Sağduyulu Çıkışı
İsrail Genelkurmay
Başkanı Korgeneral Moşe Yalon’un,
İsrail’in şiddet yanlısı politikalarına
yönelik eleştirel açıklamaları üzerine
harekete geçen 27 İsrailli pilot, Hava
Kuvvetleri Komutanı General Dan Halutz’a
bir dilekçe ile başvurarak “Filistin
topraklarına hava saldırısı yapmayı
reddettiklerini” bildirdiler. Pilotlar
kendilerine verilen görevi
reddettiklerini belirten dilekçelerinde
şöyle diyorlardı: “Bizler, emekli ve
aktif pilotlar. İsrail'in, yabancı
topraklarda sürdürmek için verdiği ahlak
ve yasadışı saldırı emrine karşıyız.
Ayrıca sivillere saldırılara devam
etmeyi reddediyoruz.”
Bu açıklamalarından
sonra işlerinden olan pilotlardan
Yüzbaşı Alon R., İngiliz The Guardian
Gazetesi’ne verdiği demeçte, “Düşman
tanklarını yok etmek için tasarlanmış
F-15 ve helikopterlerle dünyanın en
yoğun yerleşim alanlarından birinde
araçlara ve evlere saldırmak yasal
mıdır? Terörizm yüzünden, yüzümüzdeki
kendi kanımızdan gözlerimiz körleşti’’
diyordu.
Bu gelişmeler, barış
hareketinin ordu içinde de güçlendiğini
göstermektedir. Askeri hizmeti
reddetmenin vatan hainliğiyle bir
tutulduğu İsrail'de yaşanan bu gelişme,
İsrail'in barışa doğru yürüyebileceğini
gösteren güzel bir işaret.
|
Askerlerin Açıklamasından Bir
Bölüm
İşgal
topraklarında görev yapan biz
komandolar ve erlere verilen
emirler ve direktiflerin
ülkemizi korumakla veya
ülkemizin güvenliği ile hiçbir
ilişkisi yoktur. Bunlar tamamen
Filistin halkı üzerindeki
kontrolümüzü ölümsüz kılmak için
verilen emirlerdir. Bizler bu
işgalin her iki taraf için de
kanlı neticelere sebep olduğunu
gördük,
Bizler, bu
ülkede büyürken öğrendiğimiz tüm
değerlerin işgal altındaki
topraklarda görev yaparken
verilen emirler ile çeliştiğini
fark ettik,
Bizler,
işgali devam ettirmenin
bedelinin İsrail ordusunun
insani değerlerini kaybetmesi ve
İsrail toplumunun çöküntüye
uğraması olduğunu anladık,
Bizler, bu
toprakların İsrail'e ait
olmadığını ve yasa dışı yerleşim
yerlerinin en sonunda mutlaka
boşaltılacağını biliyoruz,
Bizler, bu
açıklama ile, yerleşimi sürdürme
savaşına katılmayacağımızı
deklare ediyoruz,
Bizler,
1967'de belirlenen sınırların
ötesinde savaşmayı, işgali,
insanları yurtlarından sürmeyi,
onları açlığa mahkum edip
aşağılamayı reddediyoruz,
Bizler, bu
görev dışında İsrail ordusunun
vatanımızı savunmak için bize
vereceği herhangi bir görevi
yerine getireceğimizi
bildiriyoruz, ancak işgali ve
baskıyı devam ettirmenin bu
misyonla hiçbir bir alakası
olmadığını biliyoruz ve bunun
bir parçası olmayacağız. |
İshak
Alaton’un İsrail Politikalarına Tepkisi
Alarko Holding ve
Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı
Yönetim Kurulu Başkanı İshak Alaton,
ülkemizdeki Yahudi cemaatinin önde
gelenlerinden bir isim. Alaton, Zaman
Gazetesi yazarlarından Nuriye Akman’la
yaptığı söyleşide, İsrail’in şiddet
politikalarını en çarpıcı bir şekilde
eleştiren biri olarak dikkatleri çekti.
Alaton, İsrail
Başbakanı Ariel Şaron'un sertlik yanlısı
politikasını ağır bir şekilde
eleştirerek, İsrail'in baskıcı
politikasının terörizmin gelişmesinde
önemli bir faktör olduğunun altını çizdi
ve Şaron'un politikalarını 'çıkmaz
sokak' olarak nitelendirdi.
Dahası İshak Alaton,
dünyada giderek artan Yahudi
düşmanlığında ise İsrail'in ve Başbakan
Ariel Şaron'un ayrımcı politikasının
rolü olduğunu belirtti. ‘İsrail'in
izlediği politika fevkalade yanlış'
diyen Alaton, şöyle devam etti:
“Bir
defa Filistinliler'i iş yapmaktan
alıkoyuyor. Eskiden Filistinliler
tarımda, endüstride, turizmde çalışan
insanlardı. Ne zaman ki Filistinliler'e
İsrail'e girme yasağı konuldu, iki
toplum birbirinden ayrıldı, terör
olayları arttı. Çünkü adamlar aç.
Umudunu kaybeden insan terörizme gider,
kaybedecek başka şeyi yoktur çünkü.
'Ölürken düşmanlarımdan elli-yüzünü de
götüreyim' der. İsrail'in ayrımcı
politikasının terörizmin gelişmesinde
önemli bir faktör olduğunu bütün dünya
idrak ediyor. Ben de bu idrak içindeyim.
İsrail'in politikası çıkmaz sokak
politikasıdır.”
İshak Alaton’un,
İsrail’in şiddet politikalarını
eleştirdiği, gazeteci Nuriye Akman’la
yaptığı röportajdan bazı dikkat çekici
noktalar da şöyle:
İshak
Alaton: 30’lu, 40’lı yıllarda
zulüm görmüş Yahudilere duyulan
sevgi, rikkat, sarkacı bir uca
götürdü ve bunun neticesinde İsrail
devleti doğdu. Sonra orada bir
çekişme başladı Filistinlilerle. O
zaman bir uçta bulunan o sevgi
sarkacı yavaş yavaş ortayı buldu ve
bugün sarkaç ortayı geçti, o eski
kalıntı Yahudi düşmanlığına doğru
tekrar yükselmeye başladı.
Nuriye
Akman: Çünkü herkes gördü ki
İsrail’in kendisi zulüm yapıyor.
İshak
Alaton: Tamam. Bravo. Çok doğru.
Haklılık unsurları zayıfladı.
Sarkacı diğer uca giderken
durdurmamız ve tekrar ortaya
getirmemiz lazım. Sarkacın daha
ileri gitmesini önleme ve mantıkla,
sevgiyle ortada durması yolunda
Türkiye’nin büyük bir rolü var.
…Amerika’daki Yahudi lobisinin en az
yarısından fazlası, bugün İsrail’in
politikasının değişmesi gerektiğini
düşünüyor. Herşeye rağmen ABD’deki
Yahudi lobisinin dikkatli bir
politika güderek İsrail’in barışçı
bir mesafe alması yolunda efektif
olacağını ümit ediyorum. Özellikle
İzak Rabin’in fanatik bir Yahudi
tarafından öldürülmesinden sonra
fanatizm İsrail’in yönetiminde hızla
yükseldi. (Zaman Gazetesi,
23/11/2003)
Sonuç:
Siyonizmin sebep
olduğu insanlık suçlarına karşı çıkan,
bunları kıyasıya eleştiren, İsrail'in
tüm işgal ettiği topraklardan derhal
çekilmesini savunan, İsrail'in ırkçı bir
"Yahudi devleti" değil, her türlü
milletin ve kimliğin birarada ve eşit
olarak yaşayabileceği özgür bir devlet
olmasını savunan pek çok Yahudi vardır.
Bugün pek çok Yahudi,
bu Siyonist ideolojiyi eleştirmektedir.
Dindar Yahudilerin önde gelen
isimlerinden biri olan Haham Hirsch,
Siyonizmi tanımlarken “Siyonizm, Yahudi
halkını milli bir antite (varlık) olarak
tanımlamak ister... Bu, dinen bir
sapmadır”8
ifadesini kullanmıştır.
Yine, Amerika'da
yayınlanan Tikkun dergisinin
editörlüğünü yapan Haham Micheal Learner,
ılımlı görüşleri ile tanınan ünlü din
adamlarından birisidir. İsrail işgalinin
ahlak dışı olduğunu ve yalnızca
Filistinlileri baskı altına almakla
kalmayan aynı zamanda Yahudi inancına da
zarar veren bir eylem olduğunu söyleyen
Haham Learner, Ortadoğu'ya barışın
gelmesinin hiç de zor olmadığı
görüşündedir.
Gerçekten de
Ortadoğu'da akan kanların sorumlusu,
çatışmayı ve kan dökmeyi meşru sayan
radikal ideolojilerdir ki bunlar Haham
Hirsch’in belirttiği gibi dini
sapmalardır.
Çözüm ise söz konusu
dini sapmalardan arınmak ve dinin emri
olan güzel ahlakı yerleştirmekle mümkün
olacaktır. Ortadoğu'ya barış getirecek
insanların, farklı insanları ve
kavimleri Allah'ın yarattığı eşit kullar
olarak gören, insanlar arasında adaleti
gözeten kararlılıkta ve ahlakta insanlar
olması şarttır. Bu anlayış her üç İlahi
dinin özünde vardır. Allah'a iman eden
ve Allah'ın kendileri için koyduğu
sınırları koruyan insanların ittifakı
yalnız Filistin'e değil, dünyanın sorun
olan tüm bölgelerine huzur ve istikrar
getirecektir.
Bunun için yapılması
gereken, olayların kontrolünü radikal
gruplara bırakmak yerine ılımlıların
işbirliği yapmasıdır. Söz konusu
ılımlılık İslam'ın da bir gereğidir.
İslam'a göre yeryüzünde farklı hakların,
kültürlerin ve soyların var olması; bir
çatışma, savaşma sebebi değil,
Rabbimiz’in Kuran’da hikmetle belirttiği
gibi “tanışma”, ilişkileri geliştirme
sebebidir. Rabbimiz bir ayetinde şöyle
bildirir:
“Ey
insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek
ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle
tanışmanız için sizi halklar ve
kabileler (şeklinde) kıldık. şüphesiz,
Allah Katında sizin en üstün (kerim)
olanınız, (ırk ya da soyca değil)
takvaca en ileride olanınızdır. şüphesiz
Allah, bilendir, haber alandır.” (Ankebut
Suresi, 13)
Bu İlahi sır
Müslümanlar tarafından tam olarak
anlaşıldığında ve Yahudiler de kendi
dinlerinin özü tevhid olan gerçek Musevi
ahlaki meziyetlerini tam olarak
izlediklerinde, Ortadoğu barışının da
yolu açılmış olacaktır